yeni yaz?

Çağımızda insanları tek kelimeyle anlatarak çekmecelere koymak olmuyor

Zülfü Livaneli ile yaklaşık bir yıl önce, Serenad romanının tanıtımı için geldiği Sofya’da görüşme fırsatım oldu. Ben ona ne kadar soru sorduysam bir o kadarını o da bana sordu. Bulgaristanlı Türk yazarların hangi konuları işlediğini merak etti. Genç Türk şairlerinin Nazım Hikmet’ten etkilenip etkilenmediğini sordu. Köyümdeki okulun adının Nazım Hikmet olduğunu, ama daha sonra Bulgar adıyla değiştirildiğini söyleyince inanamadı, “Onun adını bile mi değiştirdiler!” dedi. Bu hafta içerisinde Livaneli’nin Kardeşimin Hikayesi romanının Bulgarca tercümesi yayınlandı.

- Serenad romanınızı okurken sanki Bulgaristan’ı anlatıyor gibi geldi bana. İsim değiştirme, kimlik gizleme. Biliyorsunuzdur, burada da isimlerimiz değiştirilmişti.

- Tabii.

- Kimlik gizleme burada da var. Avrupa’ya rahat gidebilme, Bulgaristan toplumuna daha iyi entegre olma açısından. Romanınızdan bunun Türkiye’de de yaşandığını öğrendim. Normal bir olay mı bu?

- Bütün dünyada var. Her yerde. Mesela Asya’da görüyorsun bunu, Avrupa’da, Amerika’da görüyorsun. Her zaman olmuş ve olmaya da devam edecek. Çünkü insanlar için kimlik önemli bir problem. Fakat aslında şu anda hepimiz çok kimlikli yaşıyoruz. Bunu dünya, politikacılar veya büyük kurumlar kabul ettiği anda çok rahatlayacağız.

Çünkü bir yerel kimliğimiz var – hangi kökenden geliyoruz. Mesala ben Bulgaristan’da bir Türk olsam bir Türk kimliğim olur. İkinci kimliğimiz elbette ki nasyonel, milli kimliktir. Bulgar vatandaşıysam veya Türk vatandaşıysam. Bir de üçüncü kimlik var, o da kozmopolitan, uluslararası bir kimlik. Bu üç kimliği baştan herkesin kabul etmesi lazım. Böyle rahatlayacak. İlla tek kimliğe indirgemek istiyorlar insanları. Tek dile, tek kültüre indirgemek istiyorlar. Öyle bir şey yok halbuki. Her yerde yapıldı bu baskılar. Ama hiçbir zaman da tutmadı.

En iyi etkileme yolu, aslında asimilasyon da diyebiliriz, kendi kendine yumuşak bir geçiştir. Çünkü dünyada oluyor. Özellikle gençlik daha avantajlı olan kültüre doğru kaymak istiyor. Mesela benim tahminime göre eğer Bulgaristan’da o isim değiştirmeler yapılmış olmasaydı daha çok insan Bulgar olmaya çalışacaktı.

- Bahsettiğiniz üç kimlik arasında çelişki olmuyor mu?

- Olmaması gerekir. İnsanın kendi içerisinde çelişki olmaz. Ama bunu tek bir kimliğe indirgemek zorunda kaldığınız zaman o çelişkiler doğar. Yoksa ne olacak – eve gidersiniz annenizle Türkçe konuşursunuz, Kürtçe konuşursunuz, Lazca konuşursunuz. O evin dilidir. Okula gittiğiniz zaman o ülkenin resmi dilini konuşursunuz. Sonra Avrupa’ya çıktığınız zaman da başka bir dil konuşursunuz. Bunun ne gibi bir sakıncası olabilir.

İnsanlar çok kimlikli. Zaten karmaşık bir çağda yaşıyoruz biz. Sadece kimlik konusunda değil politik görüşler konusunda bile tek kelime ifade etmeye yetmiyor. Politik görüşünüzü anlatacaksanız mesela ne diyeceksiniz? Solcu demek hiçbir şeyi ifade etmiyor. Hangi sol? Sağcı demek de bir şey ifade etmiyor. Hangi sağ? Mesela şöyle demeniz gerekiyor: sol liberal ve arkasında daha birkaç kelime koyarak. Çok karmaşıklaştığı için bu postmodern çağ, tek tek böyle kelimelerle insanları çekmecelere koymak olmuyor. Anlatmıyor insanı. İnsan daha karmaşık bir şey.

- Daha önce bahsettiğim o isim değiştirme yıllarında yaşadıklarımı Türkiye’den ve dünyadan nasıl görünüyürdu?

- Türkiye’den çok zorlayıcı bir baskı olarak görünüyordu. Benim kardeşim de o ismi değiştirilenlerden bir Türk kızıyla evli, o da ailesiyle gelmişti. Özal zamanında Türkiye’ye olan o göç önemli bir olaydı. O Todor Jivkov dönemi, Türkiye’den çok yakından takip edildi. Ama işte herkes kendi ülkesinde böyle şeyler yapıyor. Bizde de yıllarca Kürt yok denmedi mi? İsimler değiştirilmedi mi? Bizde de oldu.

- Kitabınızı okurken bir suçluluk duygusu hissettim. Buna benzerini Elif Şafak’ta da hissetmişyim. Elif Şafak sanki “Biz Müslümanız, ama bizi sakın yanlış anlamayın biz iyi Müslümanız” diyor. Sizin kitabınızda da işte Türkiye, o Yahudileri kurtaramamış ama aynı zamanda Kırım Türklerini de kurtaramamışız şeklinde bir savuna var gibi.

- Benim sorunum o değil. Yani biz Müslümanız ama iyi Müslümanız, benim öyle bir derdim yok ama mesele şurada: devletler, yöneten hükümetler, ister istemez bir takım gizli operasyonlar, bir takım insanlığa karşı suçlar işliyorlar. Savaş zamanlarında bu daha yükseliyor, barış zamanlarında daha azalıyor. Ama bunu yapmayan hükümet dünyada yok. Galiba hükmetmenin, büyük insan topluluklarını idare etmenin kurallarından biri bu. Biz, hükümetlerin bu tavırlarını eleştiren insanlarız, ama bizi zorlasalar “hükümete gel, yönet” diye, belki biz de onları yapmak zorunda kalacağız. Çünkü bütün ülkelerin gizli servisleri var, gizli harcadıkları paralar var.

Çok acayip şeyler oluyor bu dünyada biliyoruz ve dünya her zaman böyleydi. Şimdi diyoruz ki, işte Amerika bütün dünyada büyük paralarla bir takım oyunlar oynuyor. Kanuni’nin, Martin Luther’e Katolik kilisesini parçaladığı için para yardımı yaptığı biliniyor bugün. O da oyununu oynuyordu batı dünyasını karıştırmak için. Büyük devlet olmanın şartları bu. Yani hükümetler, mutlaka gizli saklı, kimseye itiraf edemeyecekleri şeyler yaparlar.

- Struma gemisi faciasını anlatma fikri nasıl doğdu?

- Birkaç konu bir araya geliyor benim kafamda. Ben yıllarca düşünüyorum böyle bir kitap için. Önce İkinci Dünya Harbi sırasında Türkiye’ye gelen Alman Yahudi profesörler çok ilgimi çekiyordu. Çünkü dünyanın en büyük bilim adamları, Einstein’ın Atatürk’e yazdığı mektup üzerine Türkiye’ye gelmişler ve bizim üniversitelerimizin temellerini kurmuşlar. O kadar önemli bir dönem. Bu Türkiye’de pek fazla bilinmiyor ve dillendirilmiyor. Almanya’da da bilinmiyor aslında, orası için de yeni bir şey.

İşte ben o dönemi yazmak istiyordum aslında. İkinci Dünya Harbi sırasında olan bu dönemi, bir yandan da bu Struma kafamı kurcalıyordu, onu da ayrı bir kitapta yazmayı düşünürken bunların hepsini bir kurgu içinde birleştirip ve Nadia ve Maximilian Wagner ile anlatmak bana çok dramatik geldi. Yani birbirini kaybetmiş, toplama kamplarından ve birçok olaydan sonra birbirini görme imkanına kavuşmuş bir karı kocanın aralarında böyle yüz metre kalıp da kavuşamamaları. Korkunç bir dram. Onun için belki hepsini iç içe katarak bir kurgu yaptım.

- Serenad, bir müzik eseri olarak var mı?

- Yok. Onu bana çok soruyorlar. Hatta kitabın çıktığı başka ülkelerde, örneğin Almanya’da da soruyorlar ama ben de diyorum ki, “ben nasıl cesaret edeyim Schubert’ten sonra bir serenat bestelemeye”.

- En azından yazarken belli bir müziği tasavvur etmediniz mi?

- Schubert’in Serenat’ını düşündüm hep yazarken.

- Peki kitabı yazarken nasıl bir okur düşündünüz? Türk okur mu, yabancı okur mu?

- Ben hep kendi, Türk okuruna göre yazıyorum. Çünkü öbürü çok tehlikeli bir şey. Eğer siz böyle kalkıp bu dilde nasıl olur, isimler ne olur, ya da bu nasıl anlaşılır yaparsanız o zaman böyle bir eksport dükkanı açmış gibi her şeyi bir uluslararası dengeye getirmeye çalışırsınız.

Oysa şöyle bir şey var – kendi toplumunuzun ne kadar derinine bakarsanız, bir köyü bile anlatsanız, Yaşar Kemal gibi mesela, bir köyü derinlemesine anlatırsanız orada bir mikro kozmos gibi bütün insanlığı bulursunuz. O bakımdan böyle uluslararası olacağım diye yola çıkan bir sanat biçimi olamaz. Siz işinizi yaparsınız, kendi ülkenizde okurunuz, dinleyiciniz olur, sonra dünya ilgilenirse bunu alır, ilgilenmezse de almaz. Tek ölçüde değildir. Yani Sait Faik’i bilmiyor dünya, Yahya Kemal’i, Yunus Emre’yi bilmiyor diye bunlar büyük değiller mi? Büyükler! Dünyada bilinmeyiş bir mekanizmadır, ölçü değildir.

- Pazarlama meselesi.

- Tabii. Ben bunları rahat söylüyorum. 34 dilde çıkıyor benim kitaplarım. O bakımdan rahatça söylüyorum, hani bunun kitabı çıkmadı da söylüyor gibi bir düşünce olmayacağı için. Bu tamamen pazarlama. Yani pazarlama dediğim benim pazarlamam değil. Mesela kitabınız Amerika’da çıkıyorsa 20-25 ülke otomatikman onu New York’tan satın alıp çeviriyor, yayınlıyor. Gelip İstanbul’da beni kimsenin arayacak hali yok.

- Hayatınızda müzik var, sinema var, edebiyat var. Sanatın bu farklı dalları insanın farklı iç dünyalarına mı dokunuyor, yoksa farklı insanlara mı ulaşıyor?

- Benim içimdeki farklı şeyleri ortaya çıkarıyor. Farklı kişilikleri ortaya çıkarıyor. Çünkü ben bunları yaparken zevk alıyorum. Bütün şey bu. Ben bunları başarı için, ün kazanmak için, para kazanmak için yapmıyorum. Ben yapacağımı yaptım, gidip işte deniz kenarında yaşarım da diyebilirim, ama bunları yapmak hoşuma gidiyor. Belki o yaratıcı azabını çekmek hoşuma gidiyor. Niye mesela durmadan uğraşıyorum bu kadar kitap yazmaya ya da beste yapmaya. O süreci yaşamak hoşuma gidiyor. Ne kadar güzel anılar birikiyor. Mesela film yaparken 100 kişiyle beraber yaşıyorsunuz aylarca. Ne kadar güzel bir şey.

- Biz Bulgaristan’da azınlıkız. Sizce, azınlık olduğumuz halde dünyaca ünlü bir yazarımız olabilir mi?

- Tabii! Hatta daha fazla olabilir. Azınlıklardan çok muazzam yazarlar çıkmıştır dünyada. Azınlık olmak aslında sanat bakımından bir avantajdır.

Mesela dünyada birçok meşhur kemancı Odesalıdır. Oistrakh, Heifetz, Kogan. Niye bir tek şehirden bu kadar büyük kemancı çıkıyor diye merak ettim. Araştırdığım zaman şunu gördüm – orada bir Yahudi gettosu var, oradaki çok kötü muamele görüyorlar, ama tesadüfen bir tanesinin çocuğu ortaokulda keman yarışmasına katılıyor ve birinci oluyor. Onun üstüne bütün aileler kendi çocuklarına gece gündüz keman çalıştırıyorlar, çünkü bir yükselmenin, kendini göstermenin bir yolu. Ondan sonra dünya çapında kemancılar Odesa’dan çıkıyor. 06/02/2014

İzzet İsmailov

 

Söyleşi

Fitness, basit bir spor değildir

Fitness, basit bir spor değildir

Yıllardan beri ciddi bir şekilde fitness ile uğraşan Yücel Yurtsever’e göre herkes, 1 yıl çalışmayla güzel sonuçlar alabilir. – İlk önce kendini tanıtır mısınız? – Adım Yücel Yurtsever, yaş 27. Bulgaristan’ın Tervel şehrinde doğdum, ancak hayatımın uzun bir kısmını ve genel eğitimimi Türkiye, Çor...

Günün kelimesi

vızroditel

Tabii ki, Türkçe bir kelime değil. Modern anlamda vızroditel, Türklerin isimlerini değiştiren kişidir. 30 yıl önce vızroditeller isimlerimizi değiştirmişti. Şimdi yerlerin isimlerini değiştiriyorlar. İşte böyle bir vızroditel, oturmuş ve Varna ilçesinde Bulgarca olmayan yer adlarının Bulgar karşılığını uydurmuş. Söz...

Söyleşi

Radyomuz, Bulgaristan çapında var olan tek yayın penceresi

Radyomuz, Bulgaristan çapında var olan tek yayın penceresi

Gazeteci Sevda Dükkancı, TRT Türk’e çalışarak gazeteciliğinin en yüksek çıtasını yakaladığını anlattı. – Çocukluk hayalin miydi gazeteci olmak? – Daha küçük yaştan beri bana “büyüyünce ne olacaksın” dediklerinde ben sunucu olacağımı söylüyordum. Tabii, günün birinde gerçekten sunucu olacağıma in...

Günün kelimesi

yalan

Bir yalan kaç defa tekrarlanınca gerçek olur? Bunu denemek için olacak ki, hükümetin istifa ettiği yalanı, sosyal paylaşım sitelerinde duvardan duvara paylaşıldı. Hatta bazı gerçek medyalar da dağıttı. Sonra hükümetin basın merkezi tarafından yalanlanlama geldi ve yalanın mumu sönüverdi. Oysa bir zamanlar nasıl yalanlar v...

Söyleşi

Herkesin söyleyecek bir sözü var

Herkesin söyleyecek bir sözü var

kelimelik.com’a özel söyleşi veren Bulgar Bilimler Akademisi üyesi Prof. Georgi Markov’a göre nefreti çıkarmak için tarihi deşmemeliyiz. – Tarih, Bulgaristan’daki Bulgar ve Türkleri ayırıyor mu sizce? – Bizim Osmanlı İmparatorluğu ile asırlara dayanan ortak geçmişimiz var. Osmanlı uzmanı değilim, ama o zaman T...

Söyleşi

Edebiyatın dışında kültürümüz, halk geleneğini aşamadı

Edebiyatın dışında kültürümüz, halk geleneğini aşamadı

Doç. İbrahim Yalımov’a göre, topluma entegrasyonun gerçekleşmesi için ötekini, bir düşman olarak değil de, kendi değerleri bulunan bir başka topluluk olarak kabul etmeliyiz. – Etnik bilincin durumu pek parlak değil anlaşılan. Dini bilincimiz ne halde? – Din; bir inanç, ibadet ve ahlak sistemi olmakla birlikte aynı za...

Günün kelimesi

isim

Her insanda en az bir tane olan bir şey. Demek ülkemizde 6 milyon isim var. Bu muazzam hedef kitlesini çok iyi fırsat bilen Coca-Cola, üzerinde isimler yazan şişe ve kutular sundu piyasaya. Hoş bir şey. Hem içiyor hem arkadaşlarınla eğleniyorsun. Yalnız 1 milyon kişi eğlenemiyor. Çünkü onların isimleri yazmıyor. Bugüne kadar ...

Söyleşi

Geçim mücadelesinden dolayı kimlik sorunu yan tarafta kaldı

Geçim mücadelesinden dolayı kimlik sorunu yan tarafta kaldı

Tarihçi Doçent İbrahim Yalımov ile Bulgaristan Türklerinin tarihi konusunda bir sohbet. – Biz, Bulgaristanlı Türkler, tarihimizi ne kadar biliyoruz? Kime “Biz nereden geldik?” sorusunu sorsak “Konya’dan” der. Hepimiz Konya’dan gelmiş olamayız. – Baştan şunu belirtmek lazım ki, tarih önemli konulardan birisi. Bug...

Günün kelimesi

dua

Tabii ki dua da gerekiyor, her ne kadar toplumumuzda “Bağ dua istemez, çapa ister” deyimi yaygın olsa. Dini açısı bir tarafa, Hristiyanın, Müslümanın, Yahudinin, Bulgaristan’da barış, sağlık ve refah için dua etmesi; halka, yalnız başına olmadığı, dayanışmanın da var olduğu, birbirimizden korkmamamız gere...